İnsan yaş aldıkça sonbahara benziyor. En uzun mevsime hazırlanmanın sabrını öğrenerek…
Sabrın meyvesinin tadından emin bir şekilde.
Bana göre sonbahar, mevsimlerin en samimisi. Yalansız, dolansız; kendini olduğundan başka göstermeyen, neyse o olan. Belki de bu yüzden kendime yakın buluyorum onu. Artık güzel şeyler vaat edenlerden çok, gerçeği olduğu gibi gösterenlere inanıyorum. Hangi mevsimsin, deseler, sonbahar diyeceğim.
Sonbahar güneşi vaat etmiyor. Bazen yağmuruyla sırılsıklam ediyor insanı, bazen soğuğuyla içine işliyor. Ama tam da umudunu kesecekken bulutların arasından küçücük bir güneş gülümsemesi gönderiyor. Yaşananları inkâr etmeden gönül almayı biliyor. Belki de insana benziyor biraz.
Dökülen her yaprakta bir son, sararmış her dalda bir veda var. Sonbahar, ölümü hatırlatacak kadar gerçek. Ama ne tuhaftır ki ölümü bu kadar hissettiren bir mevsim, yaşamayı da en çok sevdiren mevsim bana. Belki de hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini anladıkça elimizdekilerin kıymetini daha iyi biliyoruz. Sevdiğin insanlarla aynı masada oturmanın, içten bir kahkahanın, sıradan bir günün bile ne büyük bir nimet olduğunu…
Sevdiğim bir yüze dalıp gitmelerim belki de bundan. Özlemek, birini tanımaktan, onu sevmekten gelmiyor mu? Belki de insan, geçip gidebileceğini bildiği güzelliklere daha sıkı tutunuyor. Sevgiyi hissettiği dalda uzun süre kalmak istiyor. Dalını yormadan, bıktırmadan.
Sanırım ben de sonbahar gibiyim biraz. Eskisi kadar kolay inanmıyorum her şeye ama küçücük bir iyiliğin kıymetini daha iyi biliyorum. Kırılmaktan yorulsam da sevmekten vazgeçmek istemiyorum. Çünkü eksilmenin her zaman kaybolmak olmadığını öğrendim. Güneşin benim içimde olduğunu biliyorum artık. Gittiğim her yere götürebilirim onu. Bir gülümsemenin bir dalda kaç çiçek açtırabildiğini gördüm.
Gerçek güneş, aslında saf sevgiydi.
Belki de hayat tam olarak böyle bir şey. Her zaman güneşli değil; bazen ıslanıyorsun, üşüyorsun, bir şeylerin bitmesini kabulleniyorsun. Sonra hiç beklemediğin bir anda güneş çıkıyor ve içinde hâlâ hayata inanmak isteyen bir yerin olduğunu hatırlıyorsun.
Sonbaharı bu yüzden seviyorum. Bana güzel günler vaat etmediği, her şeyin geçici olduğunu saklamadığı için. Ölümü hatırlatacak kadar gerçek, yaşamayı sevdirecek kadar güzel olduğu için. Biraz hüzünlü, biraz yorgun, biraz kırgın ama hâlâ içinde küçücük bir güneş taşıdığı için…
Sonbahar sabrı öğretiyor bana. Doğa gibi olabilmeyi; çırılçıplak soyunmayı, fazlalıklardan arınmayı, eksilirken bile yeniden çoğalabilmeyi…
Çünkü sonbahar yalnızca dökülmek değil. Yeniden çiçeklenmeye, yeniden meyve vermeye inanmak. Toprağa düşen bir tohum gibi, vazgeçmeden tekrar tekrar filizlenmek.
İnsan yaş aldıkça sonbahara benziyor. Daha az öfkeleniyor belki, daha çok anlıyor. Her şeyi değiştiremeyeceğini kabul ediyor ama sevmekten vazgeçmemeyi öğreniyor.
İnsan, olgunlaştığında ve hayatı olduğu gibi kabul ettiğinde sonbahara dönüşüyor. Ve anlıyor ki bazı şeyler bitse de hayat, içimizde taşıdığımız o küçücük güneşle yeniden başlıyor. Güneşi büyütmek koynunda bir çocuk gibi.
Hayatın tek gerçeği sevgi.
Aması, olmayan gerçeklik. Zorlukları kolay kılan, ihtimallerin hep olduğuna inandıran duygu. Yaş aldıkça biraz sonbahar oluyor insan. Büyümüş, kabullenmiş, umudunu hep taze tutan.
Bu köşe yazısına henüz yorum yapılmamış.
Yorum Yazın