Sofra bezi uzatılır, tabaklar ortaya dizilir, herkes etrafında kendine bir yer bulurdu. Amcalar, halalar, çocuklar… Diz dize. Omuz omuza. Konuşmalar birbirine karışırdı. Yemek çoktu. Hem de ne yemekler… Ama benim hafızamda hiçbirinin adı yalnızca yemek olarak kalmadı. Her yemeğin bir sahibi vardı. Sembusek… Benim çocuk aklımla kapalı lahmacun. Halil amcam demekti. İçli köfte kızartmaysa halam. Haşlaması anaannem. Kaburga dolması annemin babası olan dedem. Bir yemeğin adını söylemek, aileden birinin adını söylemek gibiydi. Ama benim için hepsinin üzerinde bir yemek vardı. Babaannemin dolması. Arapça “şıhın işi” derlerdi. Niye öyle derlerdi, hâlâ bilmiyorum. Benim zaten kendi adım vardı ona: Kralın yemeği.
Sonradan öğrendim; Arap coğrafyasında türlü türlü yapılırmış. Her memleketin, hatta her evin başka bir usulü varmış. Olabilir.
Benim için kralın yemeği tekti.
Babaannemin yaptığı. Çocukken ölçün basit oluyor. Dünyanın en güzel yemeğini babaannen yapıyor. En güzel sokak senin oynadığın sokak. En büyük gökyüzü de sizin damın üzerinde. Belki bu yüzden o yemeklerin tadını bugün aynı şekilde bulamıyorum. Malzemeden değil. Tariften hiç değil. Çünkü meğer biz o sofralarda yalnız yemek yemiyormuşuz. İnsanları da tatlarıyla hafızamıza koyuyormuşuz. Bugün sembusek desen önce Halil amcam geliyor aklıma. İçli köfte desen halam. Haşlaması olduğunda anaannem. Kaburga dolması desen dedem. Dolma desen babaannem. Bazı yemekler artık aynı tatta değilse tarifi eksik olduğundan değil. Sofrada birileri eksik olduğundan.
Ama o zaman bunların hiçbirini düşünecek vaktimiz yoktu. Reşat’la bizim daha ciddi işlerimiz vardı.
Mesela bitmek bilmeyen bilyalı arabamız. Yapardık. Bozulurdu. Düzeltirdik. Bir tarafını yapınca başka tarafı çıkardı. Galiba hiç bitiremedik. Belki de güzelliği oradaydı. Bitseydi macerası da bitecekti. Bizim yazımız biraz o bilyalı araba gibiydi. Bitmeyecek sanıyorduk. Gün boyu sokaklarda dolaşır, akşam olunca dama çıkardık. Güvercinleri uçururduk. Damların üzerinden yükselir, bir süre gökyüzünde kaybolur, sonra geri dönerlerdi. Biz de aşağıdan bakardık. Gece damda uyurduk. Fesleğen kokusu koridorlardan yukarı çıkardı. Sabah güneşe uyanırdık. Saat yok. Yetişilecek bir yer yok. Yarın ne yapacağız diye düşünmek yok. Sofradan sokağa, sokaktan dama, damdan gökyüzüne… Serçeler kadar hürdük. Bir tek yazın bitebileceğini bilmiyorduk. Sonra bir gün valizler yeniden ortaya çıkardı. İnsan çocukken valizden nefret etmeyi böyle öğreniyor galiba. Gelirken içinde sıla vardır. Dönerken gurbet. Yıllar geçti. Sonra bir gün yeniden Mardin’e gittim. Mardin yerindeydi. Benim bıraktığım hiçbir şey yerinde değildi. Arada bazı şeyler olmuştu. Aile evi satılmıştı. Herkes bir tarafa göçmüş, o kalabalık dağılmıştı. Fesleğen kokan koridor artık bizim değildi. Yere serilen uzun sofra yoktu. O sofranın etrafındakiler de yoktu. Bazıları başka şehirlere savrulmuştu. Bazıları Mardin’de bir taş olmuştu. Bazıları da yaşarken ölmüştü. Bilyalı araba yoktu. Güvercinler yoktu. Babaannemin kralın yemeği yoktu. Babam yoktu. Bir tek Mardin vardı. Aynı dağın üzerinde. Yine bütün görkemiyle. İşte insan o zaman anlıyor. Sıla dediğin yer değilmiş. İnsanmış. Bir evmiş. Yere serilmiş uzun bir sofra beziymiş. Fesleğen kokan bir koridormuş. Babaannenin dolmasıymış. Amcanın sesiymiş. Kuzeninin seni beklemesiymiş. Babanın otobüsün ön tarafında içtiği sigaraymış. Urfa’da tanımadığı bir çocuğun başına koyduğu eliymiş. Viranşehir’de sana anlattığı, doğru mu yanlış mı hiç umursamadığın bir hikâyeymiş. Bunlar gidince memleket yine memleket oluyor. Ama sıla olmuyor. Yıllar sonra Mardin’e yeniden vardım. Çocukluğuma varamadım.
Çünkü bazı evlerin anahtarı kaybolmuyor. Zamanı kayboluyor. Ama hafızanın da kendine göre bir inadı var. Ben gözümü kapatınca yol hâlâ devam ediyor. Adana’da sabah oluyor. Bisikletli adamlar yine bir yerlere yetişiyor. Antep-Urfa yolunda güneş sarıyla turuncu arasında. Yanmış kamyon hâlâ yolun kenarında. Fıstık ağacı yine tek başına.
Urfa’da bir çocuk halka tatlı satıyor. Babam fazladan birkaç kuruş verip başını okşuyor. Viranşehir’e geliyoruz. Babam yine aynı hikâyeyi anlatıyor.Gökten taş yağıyor. Ben yine inanıyorum. Nusaybin-Kızıltepe yol ayrımında başımı sola çeviriyorum. Mardin orada. Işıl ışıl. Otobüsün uydu telefonu çalıyor. Babam Arapça konuşuyor. Yeni Yol’a varıyoruz. Eski Mercedes bizi bekliyor. Babaannem orada. Amcam orada. Reşat orada. Birazdan eve gideceğiz. Sofra yere kurulacak. Kralın yemeği gelecek. Sonra Reşat’la yarım kalan bilyalı arabamızın başına geçeceğiz. Akşam dama çıkacağız. Güvercinleri uçuracağız. Fesleğen kokacak. Gece yine damda uyuyacağız. Ve sabah olduğunda hiçbir yere yetişmeyeceğiz. Çünkü yaz daha yeni başlamış olacak. Babam yanımda olacak. Herkes hayatta olacak. Ev hâlâ bizim olacak. Biz de hiçbir şeyin bir gün eksilebileceğini bilmeyeceğiz.
Serçeler kadar hür olacağız.
Bu köşe yazısına henüz yorum yapılmamış.
Yorum Yazın